Üsküdar’ın o yorgun yokuşlarından birini usul usul tırmanırken “ârif nedir?” diye sordum dostuma. Çünkü Üsküdar’ın yorgun yokuşlarından birinin sonundaki evlerden birinde oturduğumuz bir başka dost “Fas’ın bazı bölgelerinde arif zatlara zâkir de dendiği olurmuş” demişti.
“Ârif diye tatmış olana denir. Âlim ateşin yaktığını bilir, ârif bizzat yanar. Âlim söylediğinin gerisinde, ârif söylediğinin ilerisindedir. Çünkü derler ki âlim konuşmazsa, ârif konuşursa yanar” dedi dostum.
Bir okyanus kadar büyük olan aklı küçücük bir kavanoza sığdırmaya çalışıyor insanlar dört asrı geçkin süredir. Çünkü bilginin ancak bilme faaliyetinin kendisiyle ilerleyebileceğini düşünüyorlar ve bilgi elde etmenin yegâne yolunun da insanın aklını yahut tecrübesini kullanmak olduğunu öne sürüyorlar.
İnsan aklının okyanustan akvaryuma sıkıştığı yer tam burası işte.
Dilime doladığım, sık sık tekrarladığım bir cümle var: “Bilmenin amacının sadece bilmek olması insanı çıldırtmaya yeter.”
Dahasını da söyleyeyim. Her türden bilmenin insanı ve insanlığı geliştirdiği de çok büyük bir yalandır. Bilgi güç değil, sorumluluktur. Bilgiyi güç olarak görürsen zalim, sorumluluk olarak görürsen merhametli olursun.
Duayı hatırlayalım: “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.”
Soruyu soralım: “Bir bilme biçiminin faydalı olması ne demek?”
O halde şurada da duralım: “İslam’ın birey nezdindeki amacı bireyi olabileceği insanların en iyisi haline getirmek, dünya ölçeğindeki amacı ise dünyayı olabileceği en iyi dünya haline getirmektir.”
O halde şunu bir düşünelim mi? Bilmek, ancak kendimizle ya da dünyayla ilgili olumlu bir kazanç söz konusu olduğunda faydalı hale gelebiliyor. Ötesine zırva diyoruz. Çünkü biliyoruz ki şeytan, meleklerin öğretmeniydi ve çok bilgiliydi.
Rüyanın, ilhamın, içe doğmanın, nazarın birer bilgi kaynağı olduğunu nasıl anlatabiliriz ki insanlara? Bunları anlatamadığımız gibi çokça zikredenin ârif olduğunu da, bir bilgi biçimi olan marifete de böylece ulaştığını da imkanı yok anlatamayız. Çünkü insan “ben bilgimle tabanca icat ettim, onu lehte ya da aleyhte kullanmak tabancaya sahip olanın bileceği şey” cümlesine iman etmiş durumda. Üstelik bu cümledeki kekre sorumsuzluğu da atıvermeye hazır üzerinden.
Sonucu merkezileştirmenin insanı getirip bıraktığı yer şu tuhaf “elde etme duygusu” oluyor. Oysa yolu, yürümeyi, süreci merkezileştirebilmek insanı tatmin edebilecek yegane yöntem.
Alın size taş gibi bir arif sözü: “İnsan ihlasa niyet edemez. Çünkü ihlaslı olduğunu düşünmek, insanın ihlasının olmadığına dalalet eder.”
Ne oldu? Bitmeyen yol oldu işte.
Neyse. Bir şey anlatacaktım asıl. Onu unutmayayım.
Ariflerden bir arif, o gün nasıl olduysa gaflet uykusuna dalıp uyanamamış sabah namazına. O kadar üzülmüş o kadar üzülmüş ki gözyaşları pınar olmuş.
Ertesi gece, lanetli şeytan gelip dürtmüş arife. Demiş ki “kalk, sabah namazı vakti.” Arif, anlamış işi. Demiş ki “ulan lanetli iblis. Sen insanları namaza kaldırmamaya gayret eden bir kovulmuş şeytansın. Birini namaza uyandırdığın görülmüş iş de değil, olacak iş de. Nedir bu davranışının nedeni?”
Şeytan, yakalanmış olmanın sıkıntısıyla vermiş cevabı: “Namaza kalkamadığın için o kadar üzüldün o kadar üzüldün ki seni namaza kaldırmanın uyutmaktan daha hayırlı olduğunu düşündüm de ondan kaldırdım.”
Allah. Eyvallah.