Erdoğan’ı “dünya Müslümanları için bir ümit” olarak görenlerin epeyce bir kısmında 7 Haziran seçim sonuçları büyük karamsarlığa sebep olmuş gibi.
İsrail’de ve Batı basınında dile getirilen provokatif yorumlar da bu psikolojiyi pekiştirdi. “Müslümanların zaferi yine engellendi” algısı bazılarında rövanş hissini harekete geçirirken, çoğunluğu ümitsizliğe sevk etti.
Bunun kaynağında, İslamın ve Müslümanların kaderini siyasete ve şahıslara bağlama yanlışı yatıyor. Bu son derece hatalı bir tavır.
Bediüzzaman meşrutiyet inkılâbının gerçekleştiği günlerde dinin halife ile kaim olduğunu ve bu değişimin halife üzerinden dine zarar vereceğini düşünenlerden gelen “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” mülâhazasına verdiği cevapta bunu ifade ediyor.
“İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar” gibi veciz, anlamlı ifadeler kullanıyor.
Siyasî inkılâp sebebiyle dinin zarar göreceğinden endişe duyan insanın dinde hissesinin örümcek ağı gibi zayıf düştüğünü söylerken, onu korkutan şeyin cehalet, telâşa düşürenin de taklit olduğunu ifade ediyor.
Dinin “mağlûp biçare bir reis”e veya dalkavuk memurlara ya da mantıksız zabitlere mi; yoksa bütün ümmetin imanlı ve şuurlu sahibiyetine mi emanet edilmesi gereğini, hangi tercihin daha doğru ve isabetli olduğunu soruyor. (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 226).
Üstelik bunu veli ve dâhi padişah Sultan 2. Abdülhamid’in döneminde ifade ediyor...