Tecrübe ettiğimiz ve bedelini ödediğimiz onca siyasi ve sosyal vakaya rağmen ifade özgürlüğü konusunda geri gittiğimiz aşikardır. Türkiye gibi zengin siyasal tarihi olan bir ülkenin ifade hakkı ve fikir serdetme bahsinde daha özgürlükçü olması beklenirken tersine içe kapanan ve tektipleşmeyi norm olarak dayatan bir pratiğe yönelmesi de gariptir. Anayasa Mahkemesi’nin Barış İçin Akademisyen bildirisine imza atan akademisyenler hakkında verdiği kararın yarattığı itirazlar ve karşı kampanyalar netice itibariyle ifade hürriyetinde iyi yerde olmadığımızı bir kez daha göstermiştir. İfade hürriyetinin ne olduğuna dair; yani, neye ifade hürriyeti denir, neye denmez gibi ne temel normda bile eksikliklerimiz olduğu, bazılarımızın bunu bilmediği de anlaşılmıştır. Ezberimizde sandığımız dersi baştan alıyoruz galiba…. Hal böyle olduğu için, Anayasa Mahkemesi’nin bu son derece sıradan kararı bile cesaret isteyen bir tavır olarak kayda geçmiş bulunuyor. Normal ve tabii olanı yapmak, sıradan bir bildiri hakkını müdafaa etmek sansasyon doğuruyorsa daha derin ve dertli düşünmemizin vaktidir. Akademisyenler bildirisinin içeriğine ilk günden beri şiddetle itiraz eden ve bildirinin fazla önyargılı ve iyi düşünülmeden kaleme alındığını düşünen birisi olarak aklıma hiçbir zaman imzacılara hadlerinin bildirilmesi, işlerinden atılmaları ve cezaevine konulmaları gibi bir tedbir gelmedi. Gelmediği gibi, onlar böyle muamelelere maruz kaldıklarında tıpkı bildiriye itiraz ettiğim gibi bazılarının KHK’ya mevzu edilerek üniversiteden gönderilmelerine de karşı çıktım. Fikire karşı çıkmak doğaldır ve bunun tek yolu yine fikirdir.