Başlangıçtan itibaren, resmi ideoloji ve bu ideolojinin Anayasa dahil bütün belgelerinin inanç hürriyeti konusunda dayatmacı, kısıtlayıcı ve tektipleştirici olduğunu söylerseniz buna katılmamak mümkün değildir. Cumhuriyet’in kurucu kadroları dini olanı, dindarlığı ve dinin hayattaki görünürlüğünü büyük ölçüde sınırlamak adına büyük çaba gösterdiler. Katı, tatsız, gergin ve demokrasiyle bağdaşmayan uygulamalar da bu çabanın eseridir.
Toplumla devlet arasındaki ilişkilerde yaşanan güvensizlik; bilhassa da devlet-din ilişkisindeki onulmaz tahribat da yine bu dönemin sonucudur.
12 Eylül Anayasası da gayet tabii bu unsurlar açısından sorunludur. Hem sorunlu, hem de kafası karışıktır.
Yeni Anayasa’da muhakkak surette bu problemin giderilmesi gerekir. Bu da art arda maddeler yazarak, uzun uzun tarifler yaparak veya Anayasa’nın muhtelif yerlerinde önlemler alarak yapılmamalı. Konu mevzuata bağlı olduğunda daha az düzenleme, daha fazla özgürlük demektir. Devlet; fikri, kıyafeti, zevkleri, davranışı belirlenmiş bir vatandaş tanımı yapmazsa kısıtlama ve ötekileştirme yapmakta da zorlanır.
İdeal norm olarak takdim edilen din, mezhep ve elbette ideoloji olmaz. Mesela, Kemalizm bütün vatandaşların ortak ideolojisi olmak zorunda değildir, olmamalıdır da. Veya bütün kadınlar aynı kıyafete mecbur değildir. Makbul vatandaş olmak için sadece başörtülü/başörtüsüz kıstası sunulamaz. Veyahut da Türk Türktür, Kürt de Kürttür; birisi diğeriymiş gibi davranmaya mecbur bırakılamaz. Devlet de Anayasa da bütün etnik kökenleri tanımak ve onlara hürmetkar olmak zorundadır.
Türkiye zaten Yeni Anayasa’yı beklemeden kılık kıyafet ve etnik köken ayrımcılığında büyük adımlar atmayı başardı. Yani, Anayasa’nın ve mevzuatın kısıtlayıcı emirleri toplumun gelişimine mağlup oldu.