https://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A//api.soundcloud.com/trac
Mürekkebin genelde yazının özelde hüsnihattın estetiğine yani ‘plastik güzellik yaratma aracı’ oluşuna dair sözler sarfetmek hiç de kolay değildir.
Zira daha baştan mürekkebin bizzat kendisi, hat uygulamasında zeminle (kağıtla) bütünleşip, kelimenin manasının, kalemin maharetinin ve hattatın şahsi hünerinin (sanatının) gerisine çekilerek görünmeyi reddediyor ve dolayısıyla tanı(mlanmak)dan kaçıyor gibidir.
Bilgiyi görebildiği ile sınırlayan zâhir ehli için bunda bir problem yoktur. O, bir hüsnihat istifinde rengin doygunluğuna, harflerin yerleştirilmesine ve oranlarına dikkat ederek, salt görünenin görünüşünden bir zevk devşirebilir ya da bir trene bakar gibi bakıp bakıp geçmekle yetinebilir.
Hüsnihattın psikolojisini merak edenler içinse mesele bu kadar basit değildir. Çünkü Heinrich Wölfflin’in mimarlık psikolojisine yüklediği “…İnşa etme sanatının kendi araçlarıyla uyandırabildiği ruhsal etkileri betimlemek ve açıklamak” şeklindeki görevi hüsnihatta uyguladığımızda, sadece görünen araçların değil, o araçları belirleyen derin manaların da ehli tarafından hesaba katılmayı talep ettiğini ve bu derinlik gereğince mürekkebin ancak sûfîlere mahsus bir idrakte ve dilde önemli bir karşılığa sahip olabildiğini görürüz. Nitekim bu bağlamdaki birçok tespitten biri şöyledir:
Mürekkebin özü is’tir (dûde) ve “kandil dumanı” anlamıyla “is” kandilin ışık verebilmesi kendi kendisini yakarak feda edenden (zeyt-in-yağından) bir eser anlamında “iz”dir.
Bu oluşu ve iz’i Hacı Bayram Velî’nin (r.h.) şu deyişi ile okuduğumuzda söz konusu karşılık daha netleşecektir:
N’oldu bu gönlüm n’oldu bu gönlüm
Derd ü gam ile doldu bu gönlüm
Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm
Yanmada derman buldu bu gönlüm
Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan
Yanmada oldu derdine derman
Pervane gibi pervane gibi
Şem’ine aşkın yandı bu gönlüm
Gerçi ki yandı gerçeğe yandı
Rengine aşkın cümle boyandı
Kendinde buldu kendinde buldu
Matlabını hoş buldu bu gönlüm
….
Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi
Bayram edersin yar ile şimdi
Hamd-ü senalar hamd ü senalar
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm
....
Pür samimi bir talep böyle dile getirildiğinde mürekkebin, ondaki kandili (yakanı), yağı (yakılanı) ve bunlardan hasıl olan ışığın yani nûrun asıl işaret ettiği Rabbin varlığını gör(e)meyen göze (idrake), hattın/çizginin (Lat.: line, stria; Fr.: Ligne) aslı olan nokta’ya iz oluşunu göstermesi beklenir mi?
Bunun için biz –meşrep olarak– sûfîce bir idrake ve dile sahip olmadığımız halde bu bilginin bize verdiği imkana yaslanarak yeni sözümüze hüsnihattın mürekkebin sevinci olduğunu söyleyerek başladık.
Çizgi ilginç bir kelime! Hakiki ve mecazi anlamları bunca çok olan başka bir kelime sanki yok gibidir.
Yeni tanıştığımız birinin ilke, prensip, şiar anlamında hayat çizgi’sini sorar ya da sorgularız örneğin. Veya biriyle konuşabilmek için ondan bizimle ortak bir dil çizgisinde buluşmasını bekleriz. Birinin psikolojisini onun yüz çizgilerinden okumaya çalışırız. Olumsuz davranışlarından bizar olduğumuz birilerini çizgiye davet ederiz. Kurduğumuz ve oynadığımız her oyunu gerek saha gerekse hareket olarak çizgiyle sınırlandırırız. Hatta zâhirin ve bâtının toplamı olan kendi varlık yapımızı ifade ettiğimiz berzah kelimesini bile son tahlilde bir çizgiye indirgeyerek anlamaya çalışırız.
Ya salt zihni olan çizgilere ne demeli? Dünyayı ölçmek ve su, kara, madenler, iklimler, verimlilik… yönünden tanımlamak yani sınıflandırmak istediğimizde başvurduğumuz coğrafi koordinatlar sistemi başlı başına hayali/çizgisel bir sisteminden ibaret değil midir? Meridyeni yerli yerinde gören var mıdır ya da ekvator çizgisini geçtiğini söyleyen birini tanıdınız mı hiç?
Öte yandan çizgiyi “noktanın yürütülmesiyle oluşan şey”den, mürekkebi de o şeyi oluşturan araçtan ibaret sayarak sadeleştirmemize mani olan birçok şey çıkar daha ortaya: mesleklere, idrak ve algı düzeylerine… göre yapılan özel tanımlar -benzerlikler ya da farklar- adeta birbirlerini çoğaltırlar.
Örneğin, mimarlıkta ritmi araştıran Ginzburg “Şimdi de plastik sanatlara bakalım” diyerek yaptığı girişte, “Gayet basit bir örnekle başlayalım: Bir düzlemde gösterilen eğriyi ele alalım. Bu eğrinin içine belirli bir ritm sinmiş gibidir. Eğrinin kurucu tikel parçaları özgün bir yönde hareket eden noktanın çeşitli konumlarını oluşturur. Bunun sonucunda burada da hareket öğesini hesaba katmamız gerekir; bu örnekte de ritm kurucu öğelerin belirli bir düzen içinde geçip gitmesiyle ilgilidir; burada da önemli olan şey noktanın mutlak anlamda tikel konumu değil, kendinden önceki ve sonraki konumlar ile kurduğu bağıntıdır, yani bu hareketin uyandırdığı izlenimin devamlılığıdır” deyiverir.