Ömer Lekesiz Yeni Şafak Gazetesi

Tasavvufî izler, menziller ve yüzler

Gazâlî’nin sâlik vasfıyla katettiği Şam, Kudüs ve el-Halil menzillerinden sonra eriştiği Mekke ile Medine’nin, “Hakka giden Yolu tutmak” anlamında (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü) sülûk merkezli karşılıklarına gelince… Mekke haremi nde Arafat’ta vakfe ile Beytullah’ta tavaf (ki, tavaf da bir namazdır), zikir ve dua ile sürekli olarak ilk-e doğru gidip, salt Allah’ın ilminde varoluş anına ulaşarak, Allah’ın karşısında varlık iddiasını terk etmek, kısaca ölmeden önce olmak anlamına gelmektedir.

15 Şubat 2025 | 174 okunma

Gazâlî’nin sâlik vasfıyla katettiği Şam, Kudüs ve el-Halil menzillerinden sonra eriştiği Mekke ile Medine’nin, “Hakka giden Yolu tutmak” anlamında (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü) sülûk merkezli karşılıklarına gelince…

Mekke hareminde Arafat’ta vakfe ile Beytullah’ta tavaf (ki, tavaf da bir namazdır), zikir ve dua ile sürekli olarak ilk-e doğru gidip, salt Allah’ın ilminde varoluş anına ulaşarak, Allah’ın karşısında varlık iddiasını terk etmek, kısaca ölmeden önce olmak anlamına gelmektedir.

Haccı ya umreyi takiben -ziyaret ve hürmet arzı için- gidilen Mescid-i Nebevî ise Medine şehrinin kalbidir. Kalbi burada hayat sebebi, hallerin menbaı, diriltici mahiyet, hayata dair iş ve ilgilerin toplandığı merkez… olarak, en geniş karşılığıyla kullanıyor ve onu her salik için Peygamber Efendimizin eskimez, unutulmaz, varlığı ihmal edilemez, naklinden geri kalınamaz hatırasının mekanı olarak biliyoruz.

Bunlardan baktığımızda Medine, şârîden ve şeriattan ibaret olur. İlginç olan bu mahiyetin onun nevi şahsına münhasır olması, diğer bir ifadeyle şârî ile şeriat ilişkisi bakımından Mekke’den ve Kudüs’ten farklı bulunmasıdır.

Örneğin, Medine’nin herhangi bir fethe muhatap olmaması bu cümleden bir farktır. Zira Medine, Peygamber Aleyhisselam’a selamet yurdu olarak, halkının gönül rızasıyla ve samimi davetiyle verilmiştir. İslam şeriatının burada tamamlanmış olması Medine’yi İslam inanç sisteminin uygulama alanı haline getirmekle kalmamış, onu aynı zamanda -sonrakiler için de- bu inancın fetih merkezi haline getirmiştir.

Medine, Hatem Peygamber’in şehri olması bakımından fethedilen değil, fethedendir ve onun fethettikleri manevi ve maddi düzeyde yeniden ve yeniden fethedilmeye hazır durur.

Mescid-i Nebevi, Hz. Peygamber’in Müslümanlara örnek olan evidir; ilk mescittir; ilk medresedir; ilk sohbet yeridir; ilk tekkedir; ilk zaviyedir; ilk Müslüman neslin yetiştiği mekândır; ilk siyaset merkezidir; ilk iktidarın teşekkül sahasıdır; fetihler için ilk hareket noktasıdır.

Bu bağlamda Mekke’nin bir baba, Medine’nin bir anne olduğunu söyleyerek, Mekke’yi Celâl, Medine’yi Cemâl sıfatlarıyla ilişkilendirebiliriz. Yine bu cümleden olmak üzere, tıpkı iklimleri gibi Mekke’nin sert, Medine’nin ise mülayim tabiatlı olduğunu; Mekke’nin Tevhid’e, Medine’nin ise Tevhidî medeniyete esas olduğunu da söyleyebiliriz.

O halde, Mekke, Medine ve Kudüs’ü sevmek, üç ayrı şahsı sevmek gibidir; kişiler insanlıkları bakımından ortak, şahsiyeti bakımından biricik olduklarına göre, bu şehirler de mübarek olmaları yönünden ortak, kendi mahiyetleri ve suretleri yani mekanetleri, makamları, mertebeleri yönünden biriciktir.

Gazâlî’nin memleketi Tûs’da gitmeyip, bu menzillerde sefer edişine dair sorduğumuz sorunun cevabı da bu biricikliktedir.

Aslında Gazâlî uzletinde maddi kalabalıktan uzaklaşarak manen sadece seçkinlerden oluşan bir kalabalığa katılmıştır. Hz. Adem ile Peygamberimiz Aleyhisselam arasındaki tüm peygamberler, alimler, evliyalar ve muvahhitler… her biri Yaratan’ın yaratışını idrakte, varlığın varoluş tarzlarına tanıklıkta bir his ve anlayış zenginliğinin sahipleri olarak, başlı başına birer menzil, mertebe ya makam olarak oradadır.

Bu anlayış ve yönelişte Gazâlî ilk olmadığı gibi son da değildir üstelik. Çok zengin bir aileye mensup olduğu halde züht yolunu seçen sûfî İbrâhîm b. Edhem ile medresedeki tahsili sırasında maruz kaldığı hastalıkları kal ilmini bırakmaya işaret bilerek orayı terk eden Nakşibendî ulularından Hâce Ubeydullâh Ahrâr bu geleneğe tabi isimlerdendir. Hâce Ubeydullâh Ahrâr’ın arkadaşı olan Molla Câmî de ahir ömründe aynı yolu seçmiştir. Çok ilginçtir ki bu zatların üçü de Gazâlî gibi Horasanlıdır.

Burada, şimdi zikrettiğimiz isimlerin de tetikleyeceği bir soru daha ortaya çıkmaktadır: Gazâlî, yaklaşık on bir yıl süren uzletinden sonra maddi kalabalığa yani halka neden geri dönmüştür?

İbn Arabî, bunu Gazâlî’nin çile mahalline girerken akıl terazisini kırmayıp, onu kapıda bırakması ve çıktığında da onu tekrar eline almasıyla açıklamıştır. (Bkz.: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekiyye, c: 10, s. 209). Bu tasavvuf bağlamında çok büyük ve kendi içinde çok tutarlı bir eleştiridir ancak Gazâlî’nin halka dönme sebebi de bir bu kadar değerlidir.

Çünkü Şiî özlü heretik akımların halkın din anlayışında sebep oldukları tahribatın durdurulmasıyla, zararlarının giderilmesi alimlerin ve mutasavvıfların asla kaçamayacakları zorunlu bir göreve dönüşmüştür.

Buradan bakıldığında Gazâlî’nin halka dönmesi yine Hakkın dinine hizmetle onun rızasını kazanmaktan ibarettir. Üstelik onun bu tutumu da “Halvet Der-Encümen” anlayışıyla yine tasavvufa dahildir.

YAZININ DEVAMI

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yumruklarımızı sıkmışız sadece bekliyoruz! 05 Nisan 2025 | 63 Okunma Heva ve heves havadan incedir 03 Nisan 2025 | 110 Okunma Sanatı mümkün kılan nefsî unsur: Heva ve heves 01 Nisan 2025 | 50 Okunma Bayramı sevmek ve yaşamak 29 Mart 2025 | 43 Okunma Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsiri 27 Mart 2025 | 301 Okunma